Türkçemiz Elden Gidiyor!

RÜŞTÜ ASYALI, ‘’TÜRKÇEMİZ ELDEN GİDİYOR’’

Devlet Tiyatroları Başrejisörü ve Seslendirme Sanatçısı Rüştü Asyalı, “Seslendirmesi yapılmış bir filmi dinlerken kulağıma gelen, bu işle uzaktan, yakından ilgisi, ilişkisi olmayan kişi ya da kişilerin ağzından çıkan itici ve acınası konuşmalar, diksiyonu bozuk sesletimler, beni, izlediğim filmden koparır. Sanmayın ki, seslendirme denemeyecek o konuşmaları yapan kişilere kızarım. Hayır!

Benim kızdığım ve kızacağım; sinema seyircilerine her zaman şikayet edeceğim kişiler, bu kendini ve haddini bilmez konuşmacılar değil, onlara filmlerde konuşma olanağı sağlayan seslendirme yönetmenleri ve film yapımcılarıdır. Bu gibi kişiler, sinema sanatına saygısı olmayan, ucuzcu, kolaycı, fırsatçılardır! Zaten, seyirci de bunlara göz yummakta ve “dur” dememektedir.

Yani alan razı, satan razıdır; en önemli çelişki de budur! En korkuncu da böyle-böyle, güzelim Türkçemiz elden gitmektedir. Bu yüzden son yıllarda karamsarlığa düştüğüm oldu, oluyor; ama hiç umutsuzluğa düşmedim!’’şeklinde konuştu.

RÜŞTÜ ASYALI RÖPORTAJI

Uzun zamandır ekranlarda görmediğimiz Rüştü Asyalı’yla bir araya geldik ve aklınıza gelebilecek bütün soruları sorduk. Onu en çok ‘Keloğlan’ karakteriyle tanıyor olsak da o aynı zamanda Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, rejisör, seslendirme sanatçısı ve senaryo yazarı. İşte Rüştü Asyalı’nın ağzından bugünün Türkçesi, dünün Ankarası..

Rüştü Bey Devlet Tiyatroları başrejisörüsünüz, TRT de program yapıyorsunuz, eğitmenlik yapıyorsunuz bunlar bizim bildiklerimiz. Kendinize nasıl vakit ayırıyorsunuz ve bu kadar tempoda yorulmuyor musunuz?

Yoruluyorum! Ama bu yorgunluklar yaşamımın anlamı ve işimin gereğidir. Özlediğim şeyler var tabi. Sevdiklerimle, dostlarımla, yakınlarımla seyahate gitmek gibi. Ama böyle bir olanağım yok. Bu olanaklarım yok ama evime gidip kitabımı okurum, televizyonda ilgilendiğim bir konuya bakarım. Benim kendime ayırdığım vakit yine okumakla, yazmakla geçiyor. Özlenen vakit diye bir şey yok 24 saat yetmiyor.

Siz mesleki anlamda ender gelen isimlerden birisiniz. Fakat şu an fazla bir yerde gözükmek istemiyorsunuz. Bunun sebebi ne olabilir?

Seçicilik olabilir…

“KELOĞLAN BİLİNÇLİ YAPIMDI UYDURUK DEĞİLDİ”

Zamanında yaptığınız Keloğlan filmleri bugün de beğeni ile izleniyor. Sizce eskilerin bu kadar beğeni ile sevilmesi, izlenmesinin sebebi ne olabilir?

40 yıl önce benim yaptığım “ Keloğlan”lar, senaryosu, yönetmeni, oyuncusu ile özenli, bilinçli yapımlardı. Uyduruk değildi. Seyircimiz de doğal olarak benimsedi, sevdi bu filmleri…40 yıldan bu yana, benim “Keloğlan”ların dört kuşak seyircisi var. Darısı yeni kuşaklara!

Şu anda gerek Türk filmlerinde gerekse dizilerde eskiye yönelme var. Bu durum izleyicilerin eskiye özlemi mi yoksa reyting adına yapılan bir şey mi sizce?

Bu dönemde ya da geçen dönemlerde yapılan her şey, acımasız piyasa koşulları ve çarpık rekabet yüzünden “reyting” uğrunadır!..

Size birçok proje geliyordur. Nasıl bir proje gelirse kabul edersiniz?

Benim insanımı ilgilendiren, onun duygu ve düşüncelerini saptırmayan, çarpıtmayan projeleri kabul ederim.

Beğendiğiniz izlediğiniz diziler var mı, neleri izleyebiliyorsunuz?

Hırsız-Polis; Bıçak Sırtı; Yaprak Dökümü (başlarda) ve bugünlerde Hanımın Çiftliği…

Siz daha önce ‘Atatürk Anlatıyor’ da Atatürk rolünü üstlendiniz. Atatürk projelerinde dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?

Atatürk projelerinin en titizlenilmesi gereken yanı, doğru bilgi ve belgelerden yararlanılmış, estetiğe özen gösterilmiş “yararlı” yapımlar olabilmesidir… Böyle yapımlar için değerli kaynaklar var. Sanırım sorumluluk duygusu taşıyan dürüst yapımcılar da vardır?

Doğru konuştuğu sanılan birçok spiker, sunucu, oyuncu Türkçeyi yanlış kullanıyor. Siz yıllarını bu işe adamış biri olarak, Türkçe’nin doğru konuşulduğuna inanıyor musunuz?

İnanmıyorum!

“BİR ULUSU YOK ETMEK İSTİYORSAN, İŞE DİLİNİ YOK ETMEKLE BAŞLA!”

Çetin Altan geçen gün köşesinde “Türkçenin 21.yüzyılın sonuna kadar yaşayabileceğini zannetmiyorum” dedi. Siz buna katılıyor musunuz?

Bir düşünürün ünlü sözüdür: “Bir ulusu yok etmek istiyorsan, işe dilini yok etmekle başla!” der. Biz de, dilimize bulaşan yabancı diller boyunduruğuna boyun eğersek, korkarım ki Sayın Çetin Altan gibi düşünenler haklı çıkar.

Bir röportajınızda, “Türkçe elden gidiyor, ama benim hala umudum var” diyorsunuz. Sizi umutlandıran şey nedir?

Dilimize sahip çıkan bilinçli yurttaşlarımızın her şeye karşın var olması. Dilcilerimiz de var tabi, dile düşkün bilim insanlarımız da, sanat insanlarımız da var. Romancı, öykücü, şair, müzisyenlerimiz de…

Şu anda Diksiyon.Org’nde diksiyon dersleri veriyorsunuz, oradan mezun olan öğrenciler mesleki kariyerlerinde ne gibi kolaylıklarla karşılaşıyorlar?

Diksiyon.Org’de, biz, kimseyi kandırmıyoruz. Yerine getiremeyeceğimiz hiçbir söz vermiyoruz. Ben, konuşmanın (yani diksiyonun ) ana anahtarları üzerinde durur, öğrencilerimizle uygulamalı söyleşiler yaparım. Öğrencilerim de, ben de ders sonunda birbirimizi anlayarak, hoşnut ayrılırız… Kurslarımızdan sonra, buldukları işlerde başarılı olan öğrencilerimiz var. Biz de bundan mutlu oluyoruz…

“HAYATTA DA TİYATRODA DA KİMSEYİ KANDIRMADIM”

Oyunculuk dersleri de veriyorsunuz. Umut vaat etmeyen bir öğrenciniz olduğunda, açıkça “Senden olmaz” diyebiliyor musunuz?

Hayatta da tiyatroda da kimseyi kandırmadım. Öğrenci adayı tiyatro okullarından birine girmek için geliyor. Derslerde gözlemliyorum ve kolay kolay olmayacağını anlıyorum. Ama ‘senden olmaz’ diyemiyorum o çok zor bir şey. Yaş sınırını da düşünerek, seneye bırakmasını bir yaş daha büyümesini söylüyorum. Yahut ısrarcıysa diyorum ki, bak umudum yok, onun için ne paranı alayım senin, ne de zamanını çalayım. Sen de benim zamanımı çalma, gel bu işten vazgeç, diyorum. Boş umutlar vermemek gerek, ayıptır!

“ANKARA YOKTAN VAR EDİLEN BİR ŞEHİR”

Atatürk, Başkent olarak Ankara’yı seçti ve Opera da, tiyatro da ilk burada kuruldu. Sizce bunun sebebi ne olabilir?

Ankara yoktan var edilen bir şehir. Bütün kötülüklere karşı duranların omuz omuza verdiği ve millet meclisinin kurulduğu bir şehir. Meclis kuruldu ve bütün kötülüklere hainliklere Ankara yırtık papucuyla, yalın ayak bağrını siper etti. Koca ülkeyi savundu. Ankara bu yüzden çok özel bir alandır. Su katılmamış, tertemiz bir Anadolu şehridir. Başkent olmayı da kahramanlığından ötürü sonuna kadar hak etmiştir. Sonra cumhuriyetin bütün ilkleri burada kuruldu. Devlet Konservatuarı burada kuruldu. Onun hikayesi de çok çarpıcıdır. Anlatayım size;

Muhsin Ertuğrul’un anılarından, belgedir bu;

11 Nisan 1930 Cuma akşamı, Muhsin Ertuğrul ve ekibi çiftlikteki Marmara Köşkü’nde, Atatürk’ün huzuruna çıkıyorlar. Temsil vermişler, Atatürk de seyretmiş ve çok beğenmiş, oyuncuları yemeğe davet ediyor. Başlarında da Muhsin Ertuğrul var. Atatürk; “Buyurun Muhsin Bey, çalışmalarınızı da arkadaşlarınızı da çok beğendim. Benden bir dileğiniz varsa yerine getirmeye hazırım” diyor. Muhsin Ertuğrul’un ne demesi lazım; kamyonumuz yok, paramız yok, dekorumuz yok, harcırahımız yok. O kadar az kazanıyorlar ki o zamanlar, yoksulluktan verem olup ölen oyuncular var. Düşünüyor Muhsin Ertuğrul ve şöyle söylüyor; “Bir tiyatro okulu dileriz paşam.”Anında İsmet paşayı çağıran Atatürk, bir tiyatro okulu kurulmasının emrini veriyor.

O gün cumhuriyetin bütün ilkleri, müzik alanında (1924’den beri var olan Musiki Muallim Mektebi de değişikliğe uğrayarak) opera alanında, tiyatro alanında (1950’den sonra da bale alanında) Atatürk’ün buyruğu doğrultusunda kuruluyor. Ama ne yazık ki sevgili Atatürk, 1936’da kurulan Devlet Konservatuarı’nın ilk mezunlarını göremiyor. Ama, okulumuzdan mezun olan bizler, varlığımızı Atatürk’e borçlu olduğumuzun bilincindeyiz!

Ankara’daki gençliğin sanata yaklaşımı nasıl? İlgililer mi?

İlgililer. Gençler aydınlanmaya geliyor. Çünkü tiyatroda aynı anda soluk alıp verirsiniz, aynı anda, karşılıklı tansiyonlar yükselip alçalır. Diğer sanat dallarına benzemiyor. Hayatın bütün anları var, mutlu, mutsuz, renkli, renksiz, ne ararsan var tiyatroda. Karşılıklıyız kandırmaca yok, arada teknik mucizeler yok.

Yıllarını Ankara’da geçiren biri olarak, neler yapardınız gençliğinizde, nasıl vakit geçirirdiniz?

Gençlik Parkı’na giderdik. O zamanlar, çok çekici bir dinlenme yeriydi o park… Tiyatrocu olduktan sonra, meyhanelere gidip de tiyatroyu, ülkeyi kurtardığımız da olurdu! Ama aydınlandığımız, mutlu olduğumuz mekânlar, başta tiyatro, sinema, konser salonları, sergiler ve Atatürk Bulvarı’nda akşam üstleri gezindiğimiz 1960’lı yılların Kızılay ve Bakanlıklar semtleriydi. Bugün bakıyorum da: Düş mü görmüşüm, diyorum? Güzel bir düş!

Etiketler

Yorum Yazabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir